5 Aralık 2012 Çarşamba

ANAYASA ŞİKAYETİ HAKKINDA NOTLAR



Bireysel başvuru hakkı, 2010 referandumunda kabul edildi ve 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu hakkın tanınması Türkiye için, insan hakları kapsamında, önemli bir adım teşkil ediyor. Ancak gerek başvuru usulü gerekse hakkın kapsamı dahilinde ortaya çıkabilecek sorunlar göz önünde bulundurulduğunda ciddi tartışmaların gerçekleşeceği de ortada.


28 Kasım Çarşamba günü Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Tolga Şirin tarafından gerçekleştirilen “Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Usulleri” konulu sunum için Kartal Hukukçular Derneği’ndeydim. Tolga Hocanın Almanya pratikleriyle beraber kişisel değerlendirmelerine de yer verdiği bu sunumun oldukça bilgilendirici bir sunum olduğunu belirtmeliyim. yaklaşık olarak bir buçuk süren sunumda gözüme çarpan ve başvuru açısından önemli olduğunu düşündüğüm bir kaç ayrıntıya burada yer vermenin faydalı olacağını düşündüm.

 Sunumdaki o ayrıntılara baktığımız zaman;
·        
Öncelikle bireysel başvuru ifadesinin hak sahipliğini tam olarak karşılamadığını; tüzel kişilerin de başvuru hakkına sahip olduğu ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine yapılan başvuruların da ‘bireysel başvuru’ olarak isimlendirilmesi sebebiyle karışıklığa sebep olabileceğini belirten Tolga Şirin, bunun yerine 'anayasa şikayeti' ifadesinin kullanılmasının daha doğru olacağının altını çizdi.
b    Anayasa şikayetinin işlevleri hakkında;
·        Alman öğretisinin sübjektif, objektif ve katılımcı fonksiyon olmak üzere anayasa şikayetinin üç farklı fonksiyonunun varlığını kabul ettiğini belirttikten sonra bunlar hakkında bilgi verdi. Buna göre; sübjektif fonksiyonun kişi hak ve özgürlüklerini koruyucu işlev gördüğünü; objektif fonksiyonun Anayasa Mahkemesinin diğer mahkemeler açısından eğitici ve yurttaşlar açısından hak bilincini arttırıcı işlevinin olduğunu ve son olarak katılımcı fonksiyonunun da söz sahipliğini arttırıcı yönde kullanılabileceğini; geçmişte özellikle Almanya pratiği açısından basınç yaratma aracı olarak kullanılabildiğini ve bunun sağlanabileceğini belirtti.

Teknik açıdan incelemesi konusunda;
Başvuru için üç şartın varlığı gerektiğine değindi.Bu şartlar:
·         Herkes anayasada öngörülen temel hak ve özgürlüklerden İHAS kapsamındaki herhangi birisinin ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir,
·         Olağan hukuk yollarını tüketmek gerekir,
·         Olağan yargılamada ileri sürülebilecek konular yani incelenebilecek konular Anayasa Mahkemesi önünde incelenemez.
Şekli şartlar açısından:
1.       Başvurunun yazılı olması gerekir.
2.       Başvuru Anayasa Mahkemesi’nin resmi sitesinde bulunan matbu form doldurularak yapılır.
3.       Başvurunun 10 sayfayı geçmemesi gerekir.
4.       Başvurunun mutlaka resmi dilde yapılması gerekir.
5.       Avukatla temsil zorunluluğu yoktur.
6.       Temsil belgesinin resmi şekilde olması gerekir.
7.       Başvuru harcının yatırılması gerekir.
8.       Nüfus cüzdanı örneğinin bulunması gerekir.
9.       Tüzel kişinin başvurusu halinde temsil belgesi olmalıdır.
10.   İlgili yargı kararının temellük belgesi bulunmalıdır.
11.   Diğer belgelerin ve tazminat talebine ilişkin belgelerin bulunması gerekir.

Başvuru açısından değiniler diğer hususlardaki aldığım notları aynen aktarıyorum;
Başvuru mahkemenin kendisine yapılabileceği gibi UYAP yoluyla da yapılabiliyor. Yapılan başvurular öncelikle sekreterliğe ardından raportörlere gidiyor ve burada kabul edilebilirlik incelemesi yapılıyor. Herhangi bir eksikliğin varlığı halinde 15 günlük süre tanınıyor. Bu 15 günlük süre hak düşürücü süredir. Yani bu süre içinde eksiklikler giderilmezse başvuru reddediliyor. Başvurunun kabulü açısından;
·         Olağan başvuru yollarının tüketilmiş olması gerekir.
İHAM yargılamasıyla karşılaştırıldığı zaman çeşitli istisnalar kabul edilebilir. Buna göre;
1.       Yetkililer tarafından eylemsizlik, ilgisizlik varsa ve ihlalin çözülemeyeceğine dair ciddi emareler varsa bu durumda olağan hukuk yollarının tüketilmesi beklenmemelidir.
2.       Konuyla ilgili Yargıtay’ın yerleşik içtihadı varsa bu durumda da bu şart aranmayacaktır.
3.       Makul sürede yargılanma hakkı. Yargılamanın uzun sürmesi zaten başlı başına bir ihlal oluşturmaktadır.
4.       Anayasanın 40. maddesinde devlete pozitif bir yükümlülük yüklemiştir. Buna göre devletin bireylere başvuru yollarını göstermesi gerekir. Bu durum Türkiye’ye özgü bir durumdur.
5.       Devlet kendi kusuruyla böyle bir başvuru yolunun olmadığını ve kararın kesinleştiğini beyan etmişse yine bu şart aranmamalıdır.

·         İkinci şart olarak 30 günlük süre içerisinde başvuru yapılıp yapılmadığı incelenecektir. 30 günlük sürenin ne zaman başlayacağı yönünde çıkacak olan problemlere ilişkin cevaplar mahkeme içtihatlarıyla ortaya çıkacaktır.
Mahkemenin kişi, konu, yer ve zaman bakımından yetkisi konusunda;
Kişi bakımından yetki, başvuru yapabilecek olan kişileri ifade eder. Bu açıdan yabancıların başvuru hakkı gündeme gelir. Buna göre yabancılar ancak hak sahibi oldukları durumlar için başvuruda bulunabileceklerdir. Diğer bir sorun kamu tüzel kişileri yönündendir. kamu tüzel kişilerine başvuru hakkı tanınmamıştır

  Tolga Şirin, bunun anayasaya aykırı olduğu çünkü yasada bu hakkın herkese tanındığı kanaatinde. Bununla ilgili maddenin anayasaya aykırılığının da öne sürülmesi ve mahkemenin bu hususta somut norm denetimi yapması gerekliliğini savundu. Diğer bir sebebinde hak sahipliği olgusu olduğunu belitti.

  Konu bakımından yetki konusuna gelindiğinde; yasaya karşı başvuru yolu kapatılmıştır. Taslakta buna yer verilmiş ancak bu sonradan kabul edilmemiştir. Diğer açıdan sadece İHAS kapsamındaki haklara yönelik ihlaller için başvuru hakkı tanınmıştır. Burada göze çarpan problem ek protokollerde yer alan hak ve özgürlüklerinde başvuru hakkının kapsamına dahil edilip edilemeyeceğidir. Bu hakların birçoğu iç hukukta yer almaktadır ancak Türkiye bunların yer aldığı protokollere taraf değildir. Bu tasnif biçiminde değerlendirilmelidir. Diğer bir sorun ise sosyal hakların dahil edilip edilemeyeceği sorunudur.
Yer bakımından yetki meselesinde ulusal sınırların ötesinde egemenlik yetkisi dikkate alınmalıdır.


Zaman bakımından mahkeme 23 Eylül 2012 sonrasındaki ihlaller açısından kendisini yetkili görmektedir. Bunda öncekiler için Strazburg’a gitmek mümkün. Diğer açıdan bu yol devam eden ihlaller konusunda  zorlanmalıdır.

Buradan sonra mahkeme esasa ilişkin yargılama yapar ve karar verir. Ne tarz karar verebileceği önemlidir. İptal yetkisi taslakta yer almıştır ancak sonradan kabul edilmemiştir. Anayasa Mahkemesi’nin temyiz mahkemesi statüsüne getirilmemesi için İHAM’ın yetkilerinden farklı bir yetki tanınmamıştır. İç tüzüğe göre ya yargılamanın yenilenmesi ya da tazminat yetkisi olacaktır.

Sunumun bitiminde anayasa şikayeti konusunda umutlu olduğundan bahseden Tolga Şirin, bu umudunun avukatlar yönünde olduğunu belitti.
(MELİS ÖNER)

22 Eylül 2012 Cumartesi

BİREYSEL BAŞVURU YÜRÜRLÜĞE GİRİYOR


Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun bireysel başvuruya ilişkin 45-51. maddeleri yarın yürürlüğe giriyor. Anayasa Mahkemesi' ne temel hak ve özgürlükler kapsamında bireysel başvuru hakkını içeren istisnai kanun yolunu  düzenleyen bu hükümleri ve konuyla ilgili diğer sorunları açıklayan, Dr. Hüseyin Ekinci ve Dr. Musa Sağlam' ın hazırladıkları '66 Soruda Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru' isimli kitapçık da yakın zamanda yayımlandı. Kitapçıkta bireysel başvuruyla ilgili soru işaretlerini büyük oranda giderici açıklamalar bulunuyor. Dosyanın PDF formatına http://www.anayasa.gov.tr/files/bireysel_basvuru/66_Soru.pdf linkinden ulaşılabilir.Biz de belli başlı konularla ilgili bölümleri özet şekilde derlemeye çalıştık:





ÜLKEMİZDE BİREYSEL BAŞVURU KURUMUNA NEDEN İHTİYAÇ DUYULMUŞTUR?

Bireysel başvuru kurumunun kabul edilmesindeki en önemli amaç, temel hak ihlallerinin iç hukukta ortadan kaldırılması ve buna bağlı olarak ülkemiz aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) yapılan başvuruların sayısının azaltılmasıdır.
Dolayısıyla Avrupa Konseyi kurumları açısından esas olan taraf devletlerin iç hukuklarında insan hakları ihlallerini giderici mekanizmaları oluşturmalarıdır. Anayasa Mahkemesine tanınan bireysel başvuru, kuşkusuz bu mekanizmalardan en önemlisidir.

BİREYSEL BAŞVURUYA KONU EDİLEBİLECEK TEMEL HAKLAR NELERDİR?

Bireysel başvuru, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu Protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlalinden dolayı mağdur olduğunu iddia eden kişiler tarafından yapılabilir.

GENEL DÜZENLEYİCİ İŞLEMLER ALEYHİNE BİREYSEL BAŞVURU YAPILABİLİR Mİ?

Yasama işlemleri (kanun, içtüzük vb.) ile idarenin düzenleyici işlemleri (tüzük, yönetmelik vb.) doğrudan bireysel başvuruya konu edilemez. Ancak bu durum, yasama işlemi ya da düzenleyici işlemin kişiye uygulanması ve bunun da bir hak ihlaline yol açması hâlinde söz konusu uygulama işlemi aleyhine bireysel başvuru yapılmasına engel oluşturmamaktadır.

BİREYSEL BAŞVURUNUN MADDİ ŞARTLARI NELERDİR?

Bireysel başvurunun en önemli ve öncelikle üzerinde durulması gereken maddi şartları şunlardır:

a.  Başvurucunun güncel ve kişisel bir hakkının doğrudan etkilenmesi.
b.  İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için kanunlarda öngörülmüş olan idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının başvurucu tarafından tüketilmesi.
c.  Başvurunun anayasal açıdan önem taşıması.

BAŞVURUNUN ANAYASAL AÇIDAN ÖNEM TAŞIMASI NEYİ İFADE ETMEKTEDİR?

Bu ilkenin uygulanmasıyla birlikte Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları incelemesi aşağıdaki durumlara özgülenecektir:

a.  Bir olayın ortaya çıkardığı mesele hakkında Anayasa Mahkemesinin henüz bir karar vermemiş olması.
b.  Her ne kadar daha önceden verilmiş bir karar olsa da değişen şartlar nedeniyle Anayasa Mahkemesinin önceki içtihadını yeniden ele alma, gözden geçirme ihtiyacının ortaya çıkması, o mesele hakkında yeni bir içtihat oluşturma gerekliliğini hissetmesi.
c. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadına rağmen diğer yargı mercilerinin sistematik bir şekilde bu içtihadı göz ardı etmesi.
ç.  Başvuruya sebep olan ihlalin ciddi boyutta olması veya başvurucuyu esaslı biçimde etkilemiş olması.  

HERKES BİREYSEL BAŞVURU YAPABİLİR Mİ?

… Kamu gücünün bir işlemi nedeniyle “Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin” ihlal edildiğini iddia eden “herkes” bireysel başvuru hakkına sahiptir.

BAŞVURU YAPILIRKEN YA DA BAŞVURUNUN İLERLEYEN AŞAMALARINDA AVUKAT TUTULMASI ZORUNLU MUDUR? MAHKEME ÖNÜNDE BAŞVURUCUYU KİMLER TEMSİL EDEBİLİR?

Bireysel başvuruda ilke olarak başvurunun bizzat başvurucu tarafından yapılması ve yürütülmesi esası benimsenmiştir. Başvuru yapılırken veya incelemenin ilerleyen aşamalarında avukat tutulması mümkün ise de bu konuda bir zorunluluk bulunmamaktadır. Avukat aracılığıyla yapılan başvurularda, buna ilişkin vekâletnamenin başvuru ekinde sunulması şarttır.

BAŞVURUDA KİMLİK GİZLİ TUTULABİLİR Mİ?

Mahkemeye yapılan başvuru belgelerinde başvurucunun kimlik bilgilerini gizlemesi mümkün değildir. Bu şekilde yapılan başvurular, başvuru koşullarını karşılamadıkları gerekçesiyle kayda dahi alınmayacaktır.
Ancak, başvurucunun daha sonraki aşamalarda yalnızca kamuya açık olan belgelerde kimliğinin gizli tutulmasını talep edebilme hakkı bulunmaktadır. Kimliğinin açıklanmasını istemeyen başvurucunun bunu belirtmesi ve yargılamanın aleniyeti ilkesinin istisnası niteliği taşıyan bu talebinin gerekçesini başvuru formunda bildirmesi gerekmektedir. Bu talep başvuruyu karara bağlayacak olan Komisyonlar ya da Bölümlerce değerlendirilecektir. Kimliğin saklı tutulması talepleri ancak istisnai durumlarda ve gerekçesi haklı bulunursa kabul edilecektir.

BAŞVURU HARCA TÂBİ MİDİR? ÖDEME GÜCÜ OLMAYANLAR NE
YAPMALIDIR?

Bireysel başvuru harca tâbi olup Harçlar Kanunu’na bağlı tarifede belirtilen bireysel başvuru harcının ilgili yerlere yatırılması gerekmektedir. Başvurucunun söz konusu harcı ödeme gücünün bulunmaması hâlinde adlî yardım talebinde bulunması mümkündür. Genel hükümlere göre bu konuya ilişkin talepler başvuruların kabul edilebilirliği hakkında karar verecek Bölüm veya Komisyonlar tarafından hükme bağlanır.

BİREYSEL BAŞVURU İÇİN BİR SÜRE SINIRLAMASI VAR MIDIR? BU SÜRELERİN BAŞLANGICI NEDİR? NE ZAMAN BAŞVURU YAPILABİLİR?

Bireysel başvurunun, kanunlarda zorunlu idari ve yargısal başvuru yolları öngörülmüşse, bu yolların tamamının “tüketildiği tarihten”, “başvuru yolu öngörülmemişse ihlâlin öğrenildiği tarihten itibaren” 30 (otuz) gün içinde yapılması gerekir. Bu süreyi aşan başvurular başkaca bir inceleme yapılmaksızın reddedilir.
Başvurucular başvuru sürelerine uymak zorundadırlar. Bununla beraber başvuru süresinin mücbir sebep veya ağır hastalık gibi haklı bir mazeret nedeniyle kaçırılması hâlinde, mazeretin kalktığı tarihten itibaren en geç 15 (onbeş) gün içinde başvuru formu ve eklerinin yanı sıra mazeretini belgeleyen delillerle birlikte başvuru yapılabilir.

 BAŞVURUCU, HANGİ SÜRELER İÇİNDE BAŞVURUSUNUN KARARA BAĞLANMASINI BEKLEMELİDİR?

Anayasa Mahkemesinde başvuruların incelenmesi herhangi bir süreye bağlanmamıştır.  Bu nedenle bir başvurunun ne kadar sürede sonuçlanacağının önceden bilinmesi mümkün değildir. Mahkeme önündeki yargılamanın süresi; başvurunun niteliği, tarafların gerekli bilgileri Mahkemeye sunmasındaki özeni ya da duruşmalı olması gibi pek çok etkene bağlı olarak değişecektir.

BİREYSEL BAŞVURU YAPILMASI, BAŞVURUYA KONU KAMU İŞLEMİNİN İNFAZINI YA DA İCRASINI DURDURUR MU?

Bireysel başvuru yapılmasının kesinleşen kamu işlemine yönelik doğrudan bir etkisinin bulunmaması nedeniyle, bu işlemin infaz ya da icrasının durdurulması söz konusu olmamaktadır. İlke olarak Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı ve bunun infazına kadar başvuru konusu işlem geçerliliğini sürdürür ve dolayısıyla da etkili olmaya devam eder.

ANAYASA MAHKEMESİNİN BİREYSEL BAŞVURUDA TEDBİR KARARI VEREBİLMESİNİN ŞARTLARI NELERDİR?

Anayasa Mahkemesi, tedbir kararı almayı çok istisnai durumlarda kabul etmektedir. Başvurucunun yaşamına ya da maddi veya manevi bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehlike bulunduğunun anlaşılması üzerine, Bölümlerce esas inceleme aşamasında gerekli tedbirlere resen veya başvurucunun talebi üzerine karar verilebilir.

ANAYASA MAHKEMESİ ESASA İLİŞKİN HANGİ KARARLARI VEREBİLİR VE BU KARARLARIN ÖZELLİĞİ NEDİR?

Bölümler kabul edilebilirliğine karar verilen bir başvuru hakkında bir temel hakkın ihlal edildiği ya da edilmediği yönünde iki tür karar almaktadırlar. Kamu işleminde ihlal bulunmadığı kararı, işlemin Anayasa’ya uygunluğunun tespiti anlamına geldiğinden kişilerin hakları üzerinde bir değişiklik meydana getirmemektedir. Ancak bir temel hakkın ihlalinin tespiti kararı ise yeni bir durum ortaya çıkardığından Anayasa Mahkemesinin ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere de hükmetmesi gerekir.

 BİREYSEL BAŞVURU HAKKININ KÖTÜYE KULLANIMI HÂLİNDE BİR YAPTIRIM UYGULANMAKTA MIDIR?

Başvurucunun hakkını açıkça kötüye kullanması yaptırımı gerektirir. Başvurucunun istismar edici, yanıltıcı ve 
benzeri nitelikteki davranışları hakkın kötüye kullanımı olarak kabul edilmektedir. Bunun tespiti hâlinde başvuru reddedilir ve başvurucunun yargılama giderleri dışında, ikibin Türk Lirasından fazla olmamak üzere disiplin para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilir. Bir disiplin para cezası olan bu ceza, verildiğinde kesin nitelikte olup itiraz imkânı bulunmamaktadır. 

BİREYSEL BAŞVURU YARGILAMA SÜRELERİNİ UZATMAKTA MIDIR, YARGI KARARLARININ KESİNLEŞMESİNDE GECİKMELERE NEDEN OLACAK MIDIR?

Bireysel başvuru, her şeyden önce olağan yargı yolunun dışında olduğundan, mahkeme kararlarının kesinleşmesine herhangi bir etkisi yoktur. Bu nedenle de bu yolun yargılama sürelerini uzatacağı savı geçerli değildir. Şöyle ki olağan yargı yollarının tüketilmesinin ardından yargı kararı infaz edilebilir bir nitelik kazanacak ve tüm taraflar açısından bağlayıcı hâle gelecektir. İlgililerin bu karar aleyhine bireysel başvuru yapmaları kararın infazını engellemeyeceğinden yargılama sürelerinin uzaması söz konusu değildir.
Bireysel başvurunun AİHM’e yapılacak başvuruları geciktirdiği iddiasına gelince, Anayasa Mahkemesinde bireysel başvuruların sonuca bağlanmasının daha hızlı olacağı beklenmelidir. Dolayısıyla kişiler AİHM önündeki yargılama süresini de beklemeksizin daha kısa sürede hak ihlali iddialarının cevabını iç hukukumuzda bulma imkânına kavuşacaklardır. Anayasa Mahkemesince ihlalin tespiti ve sonuçlarının giderilmesine yönelik verilen kararın ardından başvurucular ayrıca AİHM’e gitmeye gerek görmeyeceklerdir.

 ANAYASA MAHKEMESİ BİREYSEL BAŞVURULARI İNCELERKEN ANAYASA’YI MI YOKSA AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’Nİ Mİ ESAS ALACAKTIR?

Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruları incelerken kararını Anayasa hükümlerine göre verecektir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ilk önce bireysel başvuru konusu hakların neler olduğunun belirlenmesinde kullanılması gereken bir kriterdir. Öte yandan bütün idari ve yargısal makamlarca Sözleşme’ye uyulması bir zorunluluk olduğundan Anayasa Mahkemesinin kararını alırken Anayasa hükümlerini mümkün olduğu ölçüde Sözleşmeye uygun şekilde yorumlayıp bir sonuca varması gerekmektedir.


11 Mayıs 2012 Cuma

TÜRKİYE' DE ÖĞRENCİ: POTANSİYEL SUÇLU


   Cihan Kırmızıgül davası bu ülkede bir simge olmuştur (kabul etmeyebilirsiniz). İddianameyi, savunmayı, duruşmaları takip edenler bilir, tek bir kesin delil yoktur, sonradan değişen gizli tanık ifadeleri, bir puşi ve "orada otobüs beklemeseymiş, zaten bdp sempatizanıymış, zaten komünistmiş*" gibi fişleme kültürümüze oldukça uyan sağlıksız değerlendirmelerle bir öğrenciyi daha özgürlüğünden, eğitim hakkından ettik, başbakanımızın deyimiyle "vatana millete hayırlı olsun".
      Sancılı süreçlerden geçiyoruz, demokrasi algımızın test edildiği sınavlardan. Okuma oranı düşük bir toplum olduğumuz için de çoğu sınavda kopya kullanıyor, yanımızdaki sağımızdaki solumuzdaki ne yaparsa onu taklit ediyor, sözde geçer notları da başımızdakilerin doğru ya da yanlış yönlendirmeleriyle alabiliyoruz... Oysa demokrasilerde yöneticiler halkı değil halk yöneticiyi yönlendirmelidir, sınırlamalıdır. Halkın görevinin yalnızca oy vermek ve tüketmek olduğu bir toplum, zamanla kendi demokrasisini tüketmeye başlar. Bu noktada toplumun her kesimine demokrasiye ve hukuka sahip çıkma konusunda görev düşüyor. Biz, birkaç hukuk öğrencisi, toplanarak kendimizce bir adım atmak istedik ve aldığımız olumlu tepkiler de doğru olanı yaptığımızı gösteriyor. Bu ülkede sizin gibi bizim gibi yüzlerce öğrenci "medyada tartışılmayan-malzeme değeri olmayan-önemsenmeyen" dava süreçleriyle parmaklıklar arkasında düşünceleriyle beraber özgürlük bekliyor. Binlerce çocuk, genç, cezaevlerine kötü muameleye tabi tutuluyor, yargısız infaza maruz kalıyor. Daha acısı, bu cümleleri kurmak birilerine hala "malzemecilik" olarak gelebiliyor.
   İkarus, kimseye pembe bir dünyayı anlatmıyor, bunu ilk sayımızın kapak sayfasına bakanlar anlayabilir. Biz öyle bir jenerasyonuz ki, "büyük" yöneticilerimizin, onların gölgesinde yazan "aydın"larımızın sergiledikleri cahillikler sebebiyle; doğru olanı, gerçek olanı, olması gerekeni soğukkanlılıkla çevremize ve halkımıza anlatmak zorundayız. "Bunun farkında olanlar cephesi" nde de yalnız değiliz, bu sebeple gençler için düşünülmüş yeni yeni projeler ortaya atılıyor, gençlere yönelik irili ufaklı politikalar geliştiriliyor. Yakın bir örneği de İkarus Tartışma Platformu'nda yazdık. Gençlerin anayasal bilgi edinme haklarının ne şekillerle ve gerekçelerle sınırlandırıldığını hepimiz gördük. Kuzey Afrika ülkelerinde dahi halkın gözlemine ve katılımına açık yapılan anayasa görüşmeleri varken biz 1 Mayıstan beri yazılmaya başlandığı söylenen yeni anayasamız hakkında hukuk öğrencileri olarak -söz sahibi olmayı bırakın- televizyonlarda dönen reklamlarının dışında tek bir kelime dahi bilmiyoruz. Öğrenmek için katılmak istediğimiz kongrelere de "güvenlik" gibi oyuncak bir gerekçeyle alınmıyoruz.
   Yani sonuç olarak başa döndük. Biz başbakanımızın da dediği gibi Osmanlı'nın mirası bir ülkedeyiz. Öğrencilere bakış açısı olarak da bu böyledir; hatta örneğin, 1897 yılında  kendisine karşı ayaklanan öğrenci gruplarını Fizan' a süren Sultan Abdulhamid de yönetimsel soyaçekimimizin bir kanıtıdır. Yönticiler ve güç odakları ne kadar baskıcı olursa, etki-tepki ile karşılarında ortaya çıkardıkları simgeler de o kadar önemli olmaktadır. Cihan Kırmızıgül'e yazımın başında 'simge' deme sebeplerimden birisi de budur. 115 yıl boyunca öğrencilerin, gençlerin ihlal edilen özgürlük ve eğitim haklarına dair talepleri dinmemiş bugüne kadar gelmiştir, Cihan da şu an için son mağdurumuzdur. Bizim öğrenci olarak, gençler olarak talebimiz Cihan' ın bu bakımdan gerçekten son olmasıdır. Bireysel ve kolektif ifade özgürlüğünün, bilgi alma hakkının, eğitim hakkının hür şekilde kullanılabildiği, çoğulcu bir hukuk düzeni, hiç kimse için sakınca içermez, dahası buna ulaşılmanın yolu toplumsal bilinçlenmeden geçer. Ve unutulmamalıdır ki bu yolun olumlu yönlerini görebilmek ve kullanabilmek de bizim elimizdedir...
                                                                                                       
                                                                                         Uğur TABAK

3 Mayıs 2012 Perşembe

İBRAHİM KABOĞLU: "GENÇLERİN ANAYASAL BİLGİLENME HAKLARI ENGELLENDİ"


   Geçtiğimiz hafta üniversitemizde düzenlenen Uluslararası Anayasa Hukuku Kongresi' nin konusu Akdeniz havzasında yaşanan anayasal gelişmelerdi.. Toplantıya Tunus, Mısır, Lübnan, Cezayir, İspanya, İtalya, ve Fransa gibi değişik ülkelerden birçok önemli isim katıldı. Yalnız toplantı açısından asıl dikkat çeken husus "uluslararasılık ve önemli konuklar" olmaktan ziyade öğrencilerin katılımının geçtiğimiz seneye ve normale oranla çok düşük tutulmasıydı. Sebebinin ise "güvenlik" olduğunu önceden de tahmin etmekle beraber toplantı salonunda hocamızdan öğrendik. Meğer geçen sene -farklı üniversitelerden de gelebilerek- Reşat Kaynar Salonu'nu dolduran gençlik bu sene açık bir güvenlik tehdidi haline gelmiş. Biz öğrenciler olarak bu tablonun sorumlularının bu toplantıyı büyük özveri ve yoğun çabalarla bize sunan hocalarımız olmadığını çok iyi biliyoruz. Bu anayasa hukuku çalıştaylarının da daha özgür üniversite ortamlarında her yıl yapılmasını istediğimizi ve üzerimize düşecek herhangi bir görevden çekinmeyeceğimizi de buradan belirtmek isteriz. Umuyoruz ki ülkemiz yakın ve uzak gelecekte halkından öğrencilerinden, akademisyenlerinden korkan karanlık bir yönetim anlayışının kendisine yer bulamadığı bir ülke olma yolunda ilerler ve biz de önümüzdeki yıllarda sizle paylaşacak buna benzer hadiselerle karşılaşmayız...
 İbrahim hocamızın bu konuya da değindiği -BirGün gazetesindeki- yazısını aşağıda paylaşıyoruz:

   İktidar ve özgürlük: Giderek derinleşen ayrışma...
 


Bu haftanın anlamı, sadece 1 Mayıs”ın simgelediği “İşçi Bayramı” değil, yeni anayasa için belirlenen sürecin ilk aşamasının tamamlanması aynı zamanda. Böyle bir haftayı, Türkiye, yine yoğun bir gündemle karşıladı. Bunlar içerisinde, sadece üçüne değineceğim: Anayasa Mahkemesi (AYM) işlevi, “anayasal bilgilenme hakkı” ve“sanatsal yaratma özgürlüğü."

AYM: “ÇELME TAKMA YERİ
AYM Başkanı H. Kılıç, 50. Kuruluş yılı töreninde; “Anayasa mahkemeleri,… milletin iradesini temsil edenlere çelme takma yeri olarak da kullanılamaz.” demiş. Keşke çoğul kullanmasaydı; çünkü, norm koyma faaliyetinin bir parçası olduğu için, kurucu baba H. Kelsen’den bu yana AYM’ler için, “eş-yasayıcı” (co-législateur), “ön-yasayıcı” (législatif préventif), “olumsuz yasayıcı” (législateur négatif) nitelemeleri yapılır. Bu nedenle, eğer Meclis, milli iradeyi temsil yeri ise, AYM, böyle bir iradenin dışında değil. AYM, anayasaya, hukukun genel ilkelerine, insan haklarına aykırı yasaları kısmen veya tamamen iptal ederek, yasama organında çoğunluğa sahip parti veya partilere “dur” der. Bu bakımdan, AYM, anayasal sistem içerisinde, temsilî demokraside iktidarı sınırlayan en güçlü ve başlıca kurum. Bunun adı, Başkan’ın kullandığı dile göre, “çelme takmak”. Mesela, Fransa Anayasa Konseyi, soykırımı inkârı cezalandıran yasayı iptal ederek,  Meclis ve  Senato’ya çelme takmış oldu. Bu nedenle, Sn. Başkan, genelleme yerine, “Başkanlığını yaptığım Mahkeme, TBMM’ye  çelme takma yeri değil.”deseydi, amacını daha doğrudan yansıtmış olurdu (bkz. BirGün, 26 nisan).   

ANAYASAL BİLGİLENME HAKKI”,
Anayasa üzerine görüş iletmek ve açıklamak, çeşitli biçimlerde  sınırlandı. Yeni anayasa hedefi ile taban tabana tezat oluşturan bu uygulama, haklı olarak sıkça eleştirildi. Anayasa, demokratik rejimi temellendirmek ve insan haklarını ilerletmek için yenilendiğine, düşünce özgürlüğü ise, her iki amaç için temel ve vazgeçilmez olduğuna göre, anayasa üzerine görüş belirtmenin sakıncalı olduğu bir “iklim”, bizi yeni anayasaya götüremezdi. 
Ne var ki, konuya ilişkin fikir ve görüşün öncülü olan anayasal bilgilenme hakkı bile sınırlama dışında kalamadı. Kendilerinden bilgilenme hakkı esirgenen gençlik, yeni anayasanın uygulanacağı kuşak. Üstelik bunlar, geleceğin yargıcı, savcısı ve avukatı olacak kişiler; yani, mutasavver anayasanın ayrıcalıklı muhatapları. Kimlerin bilgisinden yoksun kaldılar? Anayasa yapıcıları ve uzmanlarının. Hangi ortamda? Üniversite mekânında. Gerekçe ne? Güvenlik ve öğrencilerin olası taşkınlığı.
“Akdeniz Havzasında anayasal süreçler” çalıştayı, on ülkeden anayasa uzman ve yapıcılarının katılımıyla çok yararlı ve yeni ufuklar açan verimli bir toplantı oldu. Ama keşke, yüzlerce öğrenci gelmek istediği halde, güzelim salonun koltukları boş bırakılmamış olsaydı… 

SANATSAL YARATMA ÖZGÜRLÜĞÜ” VE İKTİDAR...Düşünce ve ifade özgürlüğü, -eleştiriden hoşlanmayan- iktidarları rahatsız eder. Hele çoğulcu demokrasinin yerleşmediği toplumlarda iktidarlar, toplumsal ve siyasal sorunların tartışılmasından rahatsız olur. Sanatsal ifade, basın özgürlüğünden farklı olsa da, özünde eleştirel nitelik taşır.
Bizde ise, soruna artı öğeler eklenmekte: Genel olarak “özerk örgütlenme ve yapılar”dan duyulan rahatsızlık ve sanat dünyası ile siyasal iktidarı elinde tutanlar arasında, “lâiklik ekseni”nde  görünür bir ayrışma.
Sanatsal etkinlikleri “özerk yapı”lara kavuşturma gereğinin tam tersine, bürokratların gözetim ve güdümüne sokma girişimi, sanatçı çevrelerinde tepki yarattı. Bunun üzerine, sanatsal etkinlikleri “özelleştirme” tehdidi, “damoklesin kılıcı” olarak gündeme getirildi. 

Özelleştirme iradesi dillendirilirken anayasal gereklilikler unutuldu: bilim ve sanat özgürlüğünü güvenceleyen md. 27 ve özelleştirme öngören md. 47: “Devletin, kamu iktisadî teşebbüslerin ve diğer kamu tüzelkişiliklerin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıklar”. 
Anayasal güvence altında bulunan sanat özgürlüğü alanındaki kazanımlar, iktisadî faaliyetler için öngörülen özelleştirmenin konusu edilerek -Devlet’e, “sanatı ve sanatçıyı koruma yükümlülüğü” veren bir anayasal düzende (md.64)- geriye götürülemez.  Bu arada, Türkiye’nin taraf olduğu ve sanat özgürlüğünü açıkça düzenleyen uluslararası belgeler de göz ardı edilemez.
Özet: AYM, hak ve özgürlükleri koruma işlevini bir yana bırakıp “iktidarı kollama” misyonunu üstleniyor; üniversitede “güvenlik”, bilim ve araştırma özgürlüğünün önüne geçebiliyor; Hükümet ise, kendini hak ve özgürlüklerin üstünde görüyor… Bu “iklim”de görevini sürdüren TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun, Cervantes’in Don Quijote’u konumuna düşmemesi dileğiyle…

                                                                                                                                             Uğur Tabak

8 Nisan 2012 Pazar

Çoğunluk ve çoğulluk üzerine...




Yazı, kuşkusuz 'demokrasi nedir?' sorgusu üzerine başlayacak. Demokrasi algısını sorgularken de çoğunluk ve çoğulculuk kavramlarıyla birlikte milletin iradesi kavramına değinebilirsek ne mutlu bize...


Demokrasi çıkar çatışmalarını uzlaşmaya dönüştürmeye çalışan yöntemlerden biridir. Muhtemelen, unsurları baskı ve gasp olan despotlukla tek ortak yanı da budur. Çıkar çatışmalarını uzlaşmaya dönüştürdüğünü söylediğimize göre, modern anlamda bir yönetme şekli olduğunu belirtebiliriz. 
   Daha da somutlaştıracak olursak, demokrasi;
- birden fazla bireyi ilgilendiren bir konuda,
- bu bireylerin görüşlerini dikkate alarak,
- bu bireyler adına irade ortaya koyma yöntemidir.

   Bu 3 şartı sağlayan her olgunun demokrasi yöntemiyle bağdaştığını söyleyebiliriz. Yine de demokrasi kavramının insanlar tarafından ne zaman olursa olsun olumlu algılanması, kötü demokrasilerin de var olabileceği ihtimalini her aman göz ardı etmemize sebep olur. Bu öyle bir algıdır ki, demokrasi ya vardır, ya da yoktur. Varsa eğer iyidir, yoksa kötüdür. Hatta bu yüzden demokrasi inancı diye bir terim de ortaya atılmıştır. Demokrasi toplumlarda bir algı sorunundan ibarettir çoğu zaman. Yani bir toplumda 'beyaz' ı temsil eden her şeyin iyiye delalet olması, ya da iyi olarak algılanan her şeyin 'beyaz' olarak algılanması gibidir demokrasi algısı.

Demokrasi halk içinde en basit algısıyla algılanır. Bu algılamaya göre, bir insan topluluğu içerisindeki bir soruna, o insan topluluğu içerisindeki öne sürülen çözümlerin en fazla destek toplayanı doğru çözümdür. Bunun bir ileri aşaması, bu çözümün doğru olabilmesi için bu çözümün, o insan topluluğunun yarısının desteğini alabilmiş olması aranmasıdır. Bu şekilde insanlar, uzlaşıyı, topluluğun çoğunluğunun görüşünün temelinde oturturlar. Bir örnekle açalım isterseniz;

   Bir sınıfın çok sıcak olması yüzünden, sınıf öğrencilerinin çoğunluğu sınıfın camlarının açılmasını istemektedir. Ancak, cam kenarında oturan öğrenci, hasta olması nedeniyle bu karara karşı çıkmaktadır. Burada iki çıkarın çatışması durumu ortadadır. Sınıfın iradesi, hasta öğrencinin iradesinden üstün müdür? sorusu çözümü doğru yerde aradığımızı gösterir mi?

   Burada kararın çoğunluğa göre alınmış olması, hasta öğrencinin tamamıyla aleyhine bir durum olur. Kuşkusuz burada 'çok' olanın 'az' olana karşı bir dayatması var. Burada çoğunlukçu bir anlayıştan bahsediyoruz. En iyi yönetim yöntemi dayatmaya en az izin veren yöntem olacağına göre, çoğunlukçu bir demokrasi anlayışından daha iyi bir yöntem mümkün müdür? Somut örneğe bakacak olursak, hasta öğrencinin çıkarlarını koruyabilir miyiz?

   Tam da burada 'çoğulculuk' kavramına geliyoruz. 'Aynı' olanın yanında 'farklı' olanın da çıkarlarını koruma ve herkesin 'aynı' olması gerekmediğini kabullenmedir çoğulculuk. Bu kabullenmenin birileri tarafından çoğunluklara dayatma suretiyle kurulmuş olması ihtimali de var şüphesiz. Yani 'hasta öğrencinin çıkarlarını korumak için, öğretmen camların açılmamasıni istemiş olabilir.' Burada sakat bir çoğulculuk vardır. Çünkü çıkarların korunması, tarafsız olduğundan emin olmadığınız bir insiyatife bırakılmıştır. İşte bu yüzden, çoğulcu bir demokrasiyi güvenceye almak için iki yöntem öne sürülebilir;

- Tarafsız, sınırlı, önceden yetkileri ve görevleri belirlenmiş, hakem niteliğinde bir irade
- Çoğunluğun, azınlığın da çıkarlarının korunmasında, bir yararı olması ve bunun çoğunluğun bilincinde olması

   Son saydığım iki yöntem, günümüzde olması gereken demokrasinin temel ilkeleri...

   Milletin iradesini, çoğunluk ve çoğulculuk kavramlarıyla birlikte nereye koymalıyız? Sanırım yukarıdakilerden bu sorunun cevabı açık bir şekilde çıkıyor. Azınlığın iradesini de milletin iradesinin bir parçası sayarak, çoğulcu unsurları bunun emaneti olarak görmekle, demokrasi algısı içerisinde bir yerlere gelebilme ihtimalimiz olduğunu düşünüyorum.

Saygılar...
Mert Elekçi