11 Mayıs 2012 Cuma
TÜRKİYE' DE ÖĞRENCİ: POTANSİYEL SUÇLU
Cihan Kırmızıgül davası bu ülkede bir simge olmuştur (kabul etmeyebilirsiniz). İddianameyi, savunmayı, duruşmaları takip edenler bilir, tek bir kesin delil yoktur, sonradan değişen gizli tanık ifadeleri, bir puşi ve "orada otobüs beklemeseymiş, zaten bdp sempatizanıymış, zaten komünistmiş*" gibi fişleme kültürümüze oldukça uyan sağlıksız değerlendirmelerle bir öğrenciyi daha özgürlüğünden, eğitim hakkından ettik, başbakanımızın deyimiyle "vatana millete hayırlı olsun".
Sancılı süreçlerden geçiyoruz, demokrasi algımızın test edildiği sınavlardan. Okuma oranı düşük bir toplum olduğumuz için de çoğu sınavda kopya kullanıyor, yanımızdaki sağımızdaki solumuzdaki ne yaparsa onu taklit ediyor, sözde geçer notları da başımızdakilerin doğru ya da yanlış yönlendirmeleriyle alabiliyoruz... Oysa demokrasilerde yöneticiler halkı değil halk yöneticiyi yönlendirmelidir, sınırlamalıdır. Halkın görevinin yalnızca oy vermek ve tüketmek olduğu bir toplum, zamanla kendi demokrasisini tüketmeye başlar. Bu noktada toplumun her kesimine demokrasiye ve hukuka sahip çıkma konusunda görev düşüyor. Biz, birkaç hukuk öğrencisi, toplanarak kendimizce bir adım atmak istedik ve aldığımız olumlu tepkiler de doğru olanı yaptığımızı gösteriyor. Bu ülkede sizin gibi bizim gibi yüzlerce öğrenci "medyada tartışılmayan-malzeme değeri olmayan-önemsenmeyen" dava süreçleriyle parmaklıklar arkasında düşünceleriyle beraber özgürlük bekliyor. Binlerce çocuk, genç, cezaevlerine kötü muameleye tabi tutuluyor, yargısız infaza maruz kalıyor. Daha acısı, bu cümleleri kurmak birilerine hala "malzemecilik" olarak gelebiliyor.
İkarus, kimseye pembe bir dünyayı anlatmıyor, bunu ilk sayımızın kapak sayfasına bakanlar anlayabilir. Biz öyle bir jenerasyonuz ki, "büyük" yöneticilerimizin, onların gölgesinde yazan "aydın"larımızın sergiledikleri cahillikler sebebiyle; doğru olanı, gerçek olanı, olması gerekeni soğukkanlılıkla çevremize ve halkımıza anlatmak zorundayız. "Bunun farkında olanlar cephesi" nde de yalnız değiliz, bu sebeple gençler için düşünülmüş yeni yeni projeler ortaya atılıyor, gençlere yönelik irili ufaklı politikalar geliştiriliyor. Yakın bir örneği de İkarus Tartışma Platformu'nda yazdık. Gençlerin anayasal bilgi edinme haklarının ne şekillerle ve gerekçelerle sınırlandırıldığını hepimiz gördük. Kuzey Afrika ülkelerinde dahi halkın gözlemine ve katılımına açık yapılan anayasa görüşmeleri varken biz 1 Mayıstan beri yazılmaya başlandığı söylenen yeni anayasamız hakkında hukuk öğrencileri olarak -söz sahibi olmayı bırakın- televizyonlarda dönen reklamlarının dışında tek bir kelime dahi bilmiyoruz. Öğrenmek için katılmak istediğimiz kongrelere de "güvenlik" gibi oyuncak bir gerekçeyle alınmıyoruz.
Yani sonuç olarak başa döndük. Biz başbakanımızın da dediği gibi Osmanlı'nın mirası bir ülkedeyiz. Öğrencilere bakış açısı olarak da bu böyledir; hatta örneğin, 1897 yılında kendisine karşı ayaklanan öğrenci gruplarını Fizan' a süren Sultan Abdulhamid de yönetimsel soyaçekimimizin bir kanıtıdır. Yönticiler ve güç odakları ne kadar baskıcı olursa, etki-tepki ile karşılarında ortaya çıkardıkları simgeler de o kadar önemli olmaktadır. Cihan Kırmızıgül'e yazımın başında 'simge' deme sebeplerimden birisi de budur. 115 yıl boyunca öğrencilerin, gençlerin ihlal edilen özgürlük ve eğitim haklarına dair talepleri dinmemiş bugüne kadar gelmiştir, Cihan da şu an için son mağdurumuzdur. Bizim öğrenci olarak, gençler olarak talebimiz Cihan' ın bu bakımdan gerçekten son olmasıdır. Bireysel ve kolektif ifade özgürlüğünün, bilgi alma hakkının, eğitim hakkının hür şekilde kullanılabildiği, çoğulcu bir hukuk düzeni, hiç kimse için sakınca içermez, dahası buna ulaşılmanın yolu toplumsal bilinçlenmeden geçer. Ve unutulmamalıdır ki bu yolun olumlu yönlerini görebilmek ve kullanabilmek de bizim elimizdedir...
Uğur TABAK
3 Mayıs 2012 Perşembe
İBRAHİM KABOĞLU: "GENÇLERİN ANAYASAL BİLGİLENME HAKLARI ENGELLENDİ"
Geçtiğimiz hafta üniversitemizde düzenlenen Uluslararası Anayasa Hukuku Kongresi' nin konusu Akdeniz havzasında yaşanan anayasal gelişmelerdi.. Toplantıya Tunus, Mısır, Lübnan, Cezayir, İspanya, İtalya, ve Fransa gibi değişik ülkelerden birçok önemli isim katıldı. Yalnız toplantı açısından asıl dikkat çeken husus "uluslararasılık ve önemli konuklar" olmaktan ziyade öğrencilerin katılımının geçtiğimiz seneye ve normale oranla çok düşük tutulmasıydı. Sebebinin ise "güvenlik" olduğunu önceden de tahmin etmekle beraber toplantı salonunda hocamızdan öğrendik. Meğer geçen sene -farklı üniversitelerden de gelebilerek- Reşat Kaynar Salonu'nu dolduran gençlik bu sene açık bir güvenlik tehdidi haline gelmiş. Biz öğrenciler olarak bu tablonun sorumlularının bu toplantıyı büyük özveri ve yoğun çabalarla bize sunan hocalarımız olmadığını çok iyi biliyoruz. Bu anayasa hukuku çalıştaylarının da daha özgür üniversite ortamlarında her yıl yapılmasını istediğimizi ve üzerimize düşecek herhangi bir görevden çekinmeyeceğimizi de buradan belirtmek isteriz. Umuyoruz ki ülkemiz yakın ve uzak gelecekte halkından öğrencilerinden, akademisyenlerinden korkan karanlık bir yönetim anlayışının kendisine yer bulamadığı bir ülke olma yolunda ilerler ve biz de önümüzdeki yıllarda sizle paylaşacak buna benzer hadiselerle karşılaşmayız...
İbrahim hocamızın bu konuya da değindiği -BirGün gazetesindeki- yazısını aşağıda paylaşıyoruz:
İktidar ve özgürlük: Giderek derinleşen ayrışma...
Bu haftanın anlamı, sadece 1 Mayıs”ın simgelediği “İşçi Bayramı” değil, yeni anayasa için belirlenen sürecin ilk aşamasının tamamlanması aynı zamanda. Böyle bir haftayı, Türkiye, yine yoğun bir gündemle karşıladı. Bunlar içerisinde, sadece üçüne değineceğim: Anayasa Mahkemesi (AYM) işlevi, “anayasal bilgilenme hakkı” ve“sanatsal yaratma özgürlüğü."
İbrahim hocamızın bu konuya da değindiği -BirGün gazetesindeki- yazısını aşağıda paylaşıyoruz:
İktidar ve özgürlük: Giderek derinleşen ayrışma...
Bu haftanın anlamı, sadece 1 Mayıs”ın simgelediği “İşçi Bayramı” değil, yeni anayasa için belirlenen sürecin ilk aşamasının tamamlanması aynı zamanda. Böyle bir haftayı, Türkiye, yine yoğun bir gündemle karşıladı. Bunlar içerisinde, sadece üçüne değineceğim: Anayasa Mahkemesi (AYM) işlevi, “anayasal bilgilenme hakkı” ve“sanatsal yaratma özgürlüğü."
AYM: “ÇELME TAKMA YERİ”
AYM Başkanı H. Kılıç, 50. Kuruluş yılı töreninde; “Anayasa mahkemeleri,… milletin iradesini temsil edenlere çelme takma yeri olarak da kullanılamaz.” demiş. Keşke çoğul kullanmasaydı; çünkü, norm koyma faaliyetinin bir parçası olduğu için, kurucu baba H. Kelsen’den bu yana AYM’ler için, “eş-yasayıcı” (co-législateur), “ön-yasayıcı” (législatif préventif), “olumsuz yasayıcı” (législateur négatif) nitelemeleri yapılır. Bu nedenle, eğer Meclis, milli iradeyi temsil yeri ise, AYM, böyle bir iradenin dışında değil. AYM, anayasaya, hukukun genel ilkelerine, insan haklarına aykırı yasaları kısmen veya tamamen iptal ederek, yasama organında çoğunluğa sahip parti veya partilere “dur” der. Bu bakımdan, AYM, anayasal sistem içerisinde, temsilî demokraside iktidarı sınırlayan en güçlü ve başlıca kurum. Bunun adı, Başkan’ın kullandığı dile göre, “çelme takmak”. Mesela, Fransa Anayasa Konseyi, soykırımı inkârı cezalandıran yasayı iptal ederek, Meclis ve Senato’ya çelme takmış oldu. Bu nedenle, Sn. Başkan, genelleme yerine, “Başkanlığını yaptığım Mahkeme, TBMM’ye çelme takma yeri değil.”deseydi, amacını daha doğrudan yansıtmış olurdu (bkz. BirGün, 26 nisan).
AYM Başkanı H. Kılıç, 50. Kuruluş yılı töreninde; “Anayasa mahkemeleri,… milletin iradesini temsil edenlere çelme takma yeri olarak da kullanılamaz.” demiş. Keşke çoğul kullanmasaydı; çünkü, norm koyma faaliyetinin bir parçası olduğu için, kurucu baba H. Kelsen’den bu yana AYM’ler için, “eş-yasayıcı” (co-législateur), “ön-yasayıcı” (législatif préventif), “olumsuz yasayıcı” (législateur négatif) nitelemeleri yapılır. Bu nedenle, eğer Meclis, milli iradeyi temsil yeri ise, AYM, böyle bir iradenin dışında değil. AYM, anayasaya, hukukun genel ilkelerine, insan haklarına aykırı yasaları kısmen veya tamamen iptal ederek, yasama organında çoğunluğa sahip parti veya partilere “dur” der. Bu bakımdan, AYM, anayasal sistem içerisinde, temsilî demokraside iktidarı sınırlayan en güçlü ve başlıca kurum. Bunun adı, Başkan’ın kullandığı dile göre, “çelme takmak”. Mesela, Fransa Anayasa Konseyi, soykırımı inkârı cezalandıran yasayı iptal ederek, Meclis ve Senato’ya çelme takmış oldu. Bu nedenle, Sn. Başkan, genelleme yerine, “Başkanlığını yaptığım Mahkeme, TBMM’ye çelme takma yeri değil.”deseydi, amacını daha doğrudan yansıtmış olurdu (bkz. BirGün, 26 nisan).
“ANAYASAL BİLGİLENME HAKKI”,
Anayasa üzerine görüş iletmek ve açıklamak, çeşitli biçimlerde sınırlandı. Yeni anayasa hedefi ile taban tabana tezat oluşturan bu uygulama, haklı olarak sıkça eleştirildi. Anayasa, demokratik rejimi temellendirmek ve insan haklarını ilerletmek için yenilendiğine, düşünce özgürlüğü ise, her iki amaç için temel ve vazgeçilmez olduğuna göre, anayasa üzerine görüş belirtmenin sakıncalı olduğu bir “iklim”, bizi yeni anayasaya götüremezdi.
Anayasa üzerine görüş iletmek ve açıklamak, çeşitli biçimlerde sınırlandı. Yeni anayasa hedefi ile taban tabana tezat oluşturan bu uygulama, haklı olarak sıkça eleştirildi. Anayasa, demokratik rejimi temellendirmek ve insan haklarını ilerletmek için yenilendiğine, düşünce özgürlüğü ise, her iki amaç için temel ve vazgeçilmez olduğuna göre, anayasa üzerine görüş belirtmenin sakıncalı olduğu bir “iklim”, bizi yeni anayasaya götüremezdi.
Ne var ki, konuya ilişkin fikir ve görüşün öncülü olan anayasal bilgilenme hakkı bile sınırlama dışında kalamadı. Kendilerinden bilgilenme hakkı esirgenen gençlik, yeni anayasanın uygulanacağı kuşak. Üstelik bunlar, geleceğin yargıcı, savcısı ve avukatı olacak kişiler; yani, mutasavver anayasanın ayrıcalıklı muhatapları. Kimlerin bilgisinden yoksun kaldılar? Anayasa yapıcıları ve uzmanlarının. Hangi ortamda? Üniversite mekânında. Gerekçe ne? Güvenlik ve öğrencilerin olası taşkınlığı.
“Akdeniz Havzasında anayasal süreçler” çalıştayı, on ülkeden anayasa uzman ve yapıcılarının katılımıyla çok yararlı ve yeni ufuklar açan verimli bir toplantı oldu. Ama keşke, yüzlerce öğrenci gelmek istediği halde, güzelim salonun koltukları boş bırakılmamış olsaydı…
“SANATSAL YARATMA ÖZGÜRLÜĞÜ” VE İKTİDAR...Düşünce ve ifade özgürlüğü, -eleştiriden hoşlanmayan- iktidarları rahatsız eder. Hele çoğulcu demokrasinin yerleşmediği toplumlarda iktidarlar, toplumsal ve siyasal sorunların tartışılmasından rahatsız olur. Sanatsal ifade, basın özgürlüğünden farklı olsa da, özünde eleştirel nitelik taşır.
Bizde ise, soruna artı öğeler eklenmekte: Genel olarak “özerk örgütlenme ve yapılar”dan duyulan rahatsızlık ve sanat dünyası ile siyasal iktidarı elinde tutanlar arasında, “lâiklik ekseni”nde görünür bir ayrışma.
Sanatsal etkinlikleri “özerk yapı”lara kavuşturma gereğinin tam tersine, bürokratların gözetim ve güdümüne sokma girişimi, sanatçı çevrelerinde tepki yarattı. Bunun üzerine, sanatsal etkinlikleri “özelleştirme” tehdidi, “damoklesin kılıcı” olarak gündeme getirildi.
Özelleştirme iradesi dillendirilirken anayasal gereklilikler unutuldu: bilim ve sanat özgürlüğünü güvenceleyen md. 27 ve özelleştirme öngören md. 47: “Devletin, kamu iktisadî teşebbüslerin ve diğer kamu tüzelkişiliklerin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıklar”.
Anayasal güvence altında bulunan sanat özgürlüğü alanındaki kazanımlar, iktisadî faaliyetler için öngörülen özelleştirmenin konusu edilerek -Devlet’e, “sanatı ve sanatçıyı koruma yükümlülüğü” veren bir anayasal düzende (md.64)- geriye götürülemez. Bu arada, Türkiye’nin taraf olduğu ve sanat özgürlüğünü açıkça düzenleyen uluslararası belgeler de göz ardı edilemez.
Özet: AYM, hak ve özgürlükleri koruma işlevini bir yana bırakıp “iktidarı kollama” misyonunu üstleniyor; üniversitede “güvenlik”, bilim ve araştırma özgürlüğünün önüne geçebiliyor; Hükümet ise, kendini hak ve özgürlüklerin üstünde görüyor… Bu “iklim”de görevini sürdüren TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun, Cervantes’in Don Quijote’u konumuna düşmemesi dileğiyle…
Uğur Tabak
Uğur Tabak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)